Kız Kalesi ( Erdemli-MERSİN )
Anasayfa
Biyografi
Kitaplar
Makaleler
Bildiriler
Haberler
Hedeftekiler
Sertifika ve Belgeler
Basında
İletişim

Mehmet MAZAK Araştırmacı Yazar

Makaleler

Boğaziçi’nde Su Perileriyle Dansın Dayanılmaz Hafifliği (2007)

    Boğaziçi’nde Su Perileriyle Dansın Dayanılmaz Hafifliği (2007)

    29.04.2011

    Buharlı ve motorlu gemilerden önce Boğaziçi'nde deniz ulaşımı kayıklarla sağlanırdı. Kayığın şekli, sürati ve kayıkçıların kendilerine özgü tavırları, bu ulaşım aracını İstanbullu kılan özelliklerdendi. Kayık bir taşıt biçimi olarak İstanbul’da doğmuş ve gelişmiştir.

    Öz Türkçe bir kelime olan kayık, kaymak fiilinden türemiştir. Öbür bütün isimler de kayığın kullanılış yerlerine ve sahiplerine göre değişen hususiyetlerden doğmuştur. Kayıklar Boğaziçi ve Haliç sularında insan ve eşya taşıyan, küçük ölçekli ulaşım vasıtalarıdır.


    Kayık, İstanbul’da yaşayanların beş asra yakın bir zaman boyunca sosyal yaşamını tamamlayan bir unsuru ve Boğaziçi ve Haliç’in taşıma aracı olmuştu. Boğaziçi’nin tabiatla haşır neşir hayatında bir binek aracı olan kayıklar, günlük rutin kullanımlarının yanında Boğaziçi su üstü eğlenceleri ve mehtap gezilerinin de vazgeçilmez parçalarıydı.

    Fransız seyyah Gerard de Nerval, Boğaziçi’nde iki kıyı arasında işleyen kayıkları gördüğünde hayretler içinde ‘’Burası muhakkak dünyanın en güzel yeri’’ derken, hiç kuşkusuz kayıkların zarif bir şekilde boğaz sularına batıp çıkmasını görmüştür.

    Boğaziçi'nin masalımsı atmosferi içinde kayıklarda görev yapan hamlacılar küreğe geçip kayığı hareket ettirdiklerinde uzaktan onlara bakanlar tek bir küreğin hareket ettiğini zannederler; bu uyumlu kürek çekişi yabancı seyyahlar, Avrupa saraylarındaki dansın ahenkli ritmine benzetirlerdi.

    Yabancı seyyah ve gezginlerin diliyle piyade kayıkları, birer “su perisi” olarak nitelendirilmektedir.

    İki ve en fazla altı kürekli olan piyadeler, ince ve hafif olmalarından dolayı su üzerinde hızla giderlerdi. Bu kayıkların arka taraflarıyla sağ ve sol küpeştelerinden sulara sarkan kısımlarında sırma ve kılaptan işlemeli, kadife ve ipekten örtüler bulunurdu. Bu örtülerin rüzgârda uçmaması için üzerlerinde pirinç, nikel veya gümüşten takılmış toplar ve balıklar bulunurdu.

    İngiliz gezgini Sanderson, saltanat kayığının güzelliğini şöyle tarif etmektedir: ‘’Bostancıbaşının sorumluluğu altında saltanat kayığının pupası tamamen fildişi veya denizatı dişinden, sedef ve altından, çeşitli mücevher kakmalıdır.’’

    Saltanat kayıklarında bütün gövde, kenarlardan süslemelerle bezenir; bu tezyinat baş ve kıç taraflarında doruk noktasına ulaşırdı. Başları kılıç gibi düz ve uzun veya yukarı doğru kıvrık tutulur, uzun tiplerinde ekseriya gümüşten veya altın yaldızlı tahtadan bir figür oturtulurdu. Kayığın arka tarafı sedef, bağa, gümüş, yaldız ve mücevherlerle süslü küçük sarayın bulunduğu kısımdı. Gümüş sütunlu, gümüş parmaklıklı bu minik köşk, kırmızı ipekli, üstüne inciler ve cevahir işlenmiş, sırma saçaklı perdeler, ipek şilteler, yastıklar, halılar ve gümüş fenerlerle dayanıp döşenerek Padişahı Boğaziçi’nde gideceği yere götürmek için beklerdi.

    Saltanat kayığı, XIX. yüzyılın Amerikan sefiri Cox tarafından şu şekşlde tasvir edilmekteydi: "insana bir cisim değil, bir hayal hissi veriyordu; incecik bedenleriyle suyun üstünde süzülürken altın varakları parlıyor; köşkleri, kuşları göz alıyor; kendilerine güvenleriyle saltanatı temsil ediyorlardı." Şair Leyla Saz Hanım Saltanat kayıkları için şu ifadeyi kullanmıştır: "Saltanat kayıklarına, yeryüzünde değil eşleri, benzerleri dahi olmayan birer minyatür su sarayları dense yeridir.’’

    Adolphus Slade "Kaptan Paşa" adlı eserinde, "Kayıklar, Türk oymacılık sanatının birçok yüzünü yansıtır. Bordaları, küpeşteleri, yelkenleri bile pek ince süslerle bezenmiştir. Türklerin nakkaş dedikleri boyacılar sonradan bu hatları altın yaldızlar ve çeşitli boyalarla işlerler. Türklerin dilinde her deniz vasıtasının adı farklıdır" diyor. Bir İstanbullu, denizin üzerinde dolaşan kayıklara bakarak bunların devlet ricaline, zengin bir beye, reayadan birisine, şehzadelere veya tulumbacı neferlerine ait olduğunu hemen anlayabilirmiş: “Türklerin makam, rütbe ve hatta kıdeme verdikleri değer, kayıkçıların yaz kış kafalarından eksik olmayan küçük bereleri kadar değişmez bir kaidedir.”

    Abdülhak Şinâsi Hisar kayıkları, Boğaziçi’nin garip bir füsûnla, üstlerine ışıklar dökülmüş menekşe renkli sularında yüzen hülyâlı ve yumuşak süzülüşlü varlıkları olarak tarif etmektedir.

    Estetik ve zarafetin doruğa ulaşmış olduğu kayıklar, Boğaziçi ve Haliç sularında mekânlar arası insan naklini gerçekleştirirken meydana gelen renk cümbüşü ve ahenk, gözle görülmeye değer bir görünüm arz etmekteydi. Bu görünüm Boğaziçi’nde yıldızlar altında, masalımsı atmosfer içinde geçen musiki fasıllarında su perileri ile dans ahengindeydi.

     


    www.mehmetmazak.com © 2012 Her hakkı sakldır.
    Site içeriği kısmen de olsa izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz..
    web tasarım ve programlama deSen