Kız Kalesi ( Erdemli-MERSİN )
Anasayfa
Biyografi
Kitaplar
Makaleler
Bildiriler
Haberler
Hedeftekiler
Sertifika ve Belgeler
Basında
İletişim

Sultan Suyu Hamidiye

10.11.2015


Sultan Suyu
HAMİDİYE





Prof. Dr. Zekeriya KURŞUN
Mehmet MAZAK






İSTANBUL
Mayıs 2008






1. BÖLÜM

SUYUN MENŞEİ

Su, yağmur, dolu, kar şeklinde bulutlardan yağan, bayağı sıcaklıkta sıvı halinde olup tadı, rengi, kokusu olmayan, iki molekül hidrojen ve bir molekül oksijenden meydana gelmiş bulunan denizleri, gölleri, ırmakları, pınarları oluşturan şeffaf maddedir. Su hem güzel, hem de içinde protein üretilen bir gıda deposudur.(1)

a) Suya Verilen Adlar
Ab-ı Hayat: Ebedi bir hayat verdiği sanılan su demektir. Farsça su manasına olan "ab" ile, Arapça dirilik demek olan "hayat"ın birleşmesinden meydana gelen bu tabir için lügat kitaplarında şu izahat vardır: "Ledün ilminden kinayedir. Yahut bir sudur ki içene ebedi hayat verir. Güya Hızır'ın henüz hayatta olması bu sudan içtiği içindir. Ab-ı hayat, içeni ölümsüzlüğe kavuşturduğuna inanılan efsanevi sudur.(2)

İslâm-Türk kaynaklarında ve edebî mahsullerinde aynü'l-hayât, nehrü'l-hayât, âb-ı câvidânî, âb-ı zindegî, hayat kaynağı, hayat çeşmesi, bengi su, dirilik suyu, bazen de Hızır ve İskender'e atfen âb-ı Hızır veya âb-ı İskender vb. çeşitli isimlerle anılan bu efsanevî su, aslında bütün dünya mitolojilerinde mevcut bir kavramdır. İnsanın yeryüzünde görünmesinden itibaren hemen her toplumda hayatın kısalığı, buna karşılık yaşama arzusunun çok kuvvetli oluşu, ona daima sonsuz bir hayat fikri ilham etmiştir. Bu eğilimin çeşitli toplumlarda bazı mitolojik mahsuller doğurduğu ve insanların ebedi bir hayat aramak için verdikleri mücadeleleri anlatan Gılgamış destanı ve İskender efsanesi gibi gerçekten şaheser örnekler verdiği görülmektedir. Bu örneklerde suyun önemi hemen fark edilir. Çünkü böyle bir ebedi hayat sağlayan suyun (âb-ı hayât) varlığına olan inancın doğuşunda, gerçek hayattaki suyun bütün canlılar için taşıdığı önemin rolü çok büyüktür. Onun hayat verici, diriltici, yapıcı ve canlılık kazandırıcı özelliği çeşitli inanç sistemlerinde kendini göstermiş ve ölümsüzlük kazandıran âb-ı hayât efsanesinin doğmasına uygun zemin hazırlamıştır.(3)
ma: Su
Mâ-i tesnîm içelim çeşme-i nevpeydadan (Nedîm)

âb: su
Saf kıldunsa gönül ayinesin âb gibi
Görünür nûr-u ezel abda mehtab gibi. (Usûli)

âb-ı revân: Akarsu.
âb-ı tîğ: (Kılıç suyu). Kılıcın keskinliği, parlaklığı.
âb-ı zülâl: Berrak su.
âb-ı kevser: Cennette bulunduğuna inanılan Kevser ırmağının suyu.

Ayrıca ölümsüzlük suyu anlamına gelen aynü'l-hayat, nehrü'l-hayat, âb-ı cavidânî, âb-ı zindegî, ab-ı hızır, ab-ı iskender, âb-ı hayvan, âb-ı rû (âbrû) gibi isimler de suya verilmiştir.(4)

b) Su İle İlgili Deyimler:
Su akarken testiyi doldurmalı: Kişi fırsattan yararlanmalı, geliri bol olduğu zaman ilerisi için para biriktirmeğe, mal mülk edinmeye bakmalıdır.
Su aktığı yere akar: Daha önce bize faydası dokunmuş olan güzel bir durum, bugün bulunmasa bile yarın yine ortaya çıkar.
Su almak: Delinmek, çatlamak vb. sebeplerle içine su çekmek.
Su dökünmek: Çabucak yıkanmak.
Su gibi: Çok ıslak olmak.
Su gibi akmak: (Zaman için) Hızla geçmek.
Su gibi aziz ol: Su getirene iyi dilek sözlü olarak söylenir.
Su gibi bilmek: Çok iyi ezberlemek, bilmek.
Su gibi gitmek: Çok harcamak.
Su gibi terlemek: Çok terlemek.
Su görmemiş: Çok kirli.
Su götürmek: Kaçamaklı bir yoruma elverişli olmak (olmamak), tartışılacak tarafı olmak (olmamak).
Su götürür yeri olmamak: Başka türlü yorumlanacak bir tarafı bulunmamak.
Su içene yılan bile dokunmaz: Su içen kimseye asla dokunulmamalıdır.
Su iktiza etmek: Gusül gerekmek.
Su katılmamış: Saf, katışıksız, gerek.
Su koyuvermek: Cıvıtmak, oyunbozanlık etmek.
Su testisi su yolunda kırılır: Bir kişi hangi amaca hizmet ediyorsa, o uğurda bir kazaya uğrar.
Su uyur düşman uyumaz: Düşmana karşı her zaman uyanık bulunmak gerekir.
Su yüzüne çıkmak: Gizli kalmış bir meselenin ortaya çıkması.
Sudan sebep: Önemsiz, ehemmiyetsiz.
Sudan çıkmış balığa dönmek: Ne yapacağını bilememek.
Sudan ucuz: Çok ucuz.
Sular kararmak: Akşamın olmaya başlaması.
Suya düşmek: İş veya tasarının gerçekleşmemesi.
Suya götürür sudan getirir: Çok kurnaz, hilekar kimseler için kullanılır.
Suya pala sallamak: Boş yere yorulmak, boşa gayret sarf etmek.
Suya sabuna dokunmamak: Ortalığı katlayıp kimsenin gücenmesine meydan vermeyecek şekilde davranmak.
Suyu başından kesmek: Bir hadise patlak verdiği anda bastırmak veya işi kökünden kesip atmak.
Suyu bulandırmak: Karıştırmak, kuşkulu bir durum yaratmak.
Suyu çekilmiş: Kurumak, suyu azalmak.
Suyu çıkmak: Tatsız hale gelmek, çekiciliğini kaybetmek.
Suyu görmeden paçaları sıvamak: Henüz hiçbir belirti yokken veya zamanından çok önce hazırlanmaya kalkışmak.
Suyu gözünden içmek: Asıl kaynağından faydalanmak.
Suyu ısınmak: Genellikle kötü olan sonu yaklaşmak, sonu yakın olmak.
Suyu yokuşa sürmek: Zor gerçekleşmesi imkansız şartlar ileri sürmek.
Suyun akıntısına gitmek: Hadiselerin ve durumun gelişmesine göre davranmak.
Suyuna tirit: Baştan savma, değersiz, özensiz.(5)

c) Türk Edebiyatında Su
Türk edebiyatının her döneminde su ile ilgili şiirler, kasideler yazılmıştır. Divan şiirinde su ile ilgili şiirlerden örnekler verelim. Fatih Sultan Mehmed'in çağdaşı Ahmet Paşa (ölm. 1497) Topkapı Sarayı için yazdığı kasidede Kırkçeşme Suyunun, sarayı cennete çevirdiğini anlatır:

Ol su ki sarayında hemîşe olur icra
Kevser mi bu ya şerbet-i cüllâb-ı revan-bahş
Ya nehr-i leben k'itti cinan bağını iska
Bu havzmı ya çeşme-i hurşîd-i cinantâb

Şair Cemâlî'nin (ölm. 1502) İstanbul'u deniziyle suyuyla iç içe anlatmıştır:

Şimali mecmaü'l bahreyn-i ra'na
Yedi dağı müsevver hüb ü ziba
Aceb düşmüş aceb ol câ-yi pûr-sûr
Yedi derya o mülk içinde mevcûd
Hep anda kara derya Akdeniz hem
Şecer deryası ile bahr-i adem
Dahi var ol şehirde nice hammam
Suyu âb-ı hayat eğlencesi cam
Latif ü mu'tedil âb ü hevâsı
Güzellerle safâdur muktezâsı.

Tâcizâde Cafer Çelebi (ölm. 1514) Hevesname'sinde "Vasf-ı Hıtta-i İstanbul" başlığı alhtında kentin su içindeki kırıtışını denizin, kapılarında dolaşan bir dilenci olduğunu vurguluyor:

Dolanmış kapu kapu ânı deryâ
Gedâ veş yüz sürer kapularına
Ağaç keşkül elinde her sefîne
Hevâsı dil-güşâ vü rûb-perver
Suyu maverd ü haki misk ü anber

Tâcizâde, Kağıthane sularını da anlatır:
Aralık yerde bir ırmak revâne
Çemenlerdür kenâr-ı bî-kerâne
Gülüşür gonceler idüp nezare,
Gül ile macerâ-yı cüy-bare
Ki yılda bir görünürsüz deyü cü
Döker verdün ayağına soğuk sû
Sû ile bîd idüb hoş zindegânı
Sever canı gibi âb-ı revânı
Anın-çündür ki bâd oldukça cünbân
Olur âb üstüne herbîd lerzân

Taşlıcalı Yahya Bey (ölm. 1582) "Şab u Geda" mesnevisindeki şehr-engiz, İstanbul'un su ile iç içeliğini şöyle belirtir:

Girdi bahr içine o şehr ammâ
Dizine çıkmadı onun deryâ
İki bahr eylemiş o şehri penâb
Biri bahr-i sefîd ü biri siyah
Leb-i deryâ rûb-ı canana benzer
Bedenler cümleden dendâna benzer
Eylemiş bahr-i nice bâbı kenar
Sudadur çeşmi nitekim bîmar
Olup aşüfte her bir çeşme-sarı
Gözünden yaş döken gördükçe yârı
Hûbdur çeşmelerle mâbeyni
Çeşmeler oldu kevserûn ayni
Girer suya güzeller anda gâhi
Düşer bahre sanasın aks-i mâhi

16. yüzyıl şairlerinden Fakîri Şehnengiz'inde İstanbul güzellerinin sularda yüzüşlerini betimlemektedir:

Binince keştiye bir mah-peyker
Kıran eyler hilale mihr-i enver
İderler nâz ile geh seyr-i sahrâ
Kılurlar gül gibi geh azm-ı deryâ
Girürler gül gibi âb-ı revâna
Olup can cana vü gönlek yabâna
Dolub deryâya her yana yüzerler
Deniz malikleri olmuş güzeller
Nazar kılsan suda her mâh-tâba
Güneşdür gûyya girmiş sehâba(6)

M. Naci'nin, Osmanlı Şairleri kitabında Usûlî su ile ilgili beyitinde şöyle der:

Saf kıldunsa gönül âyinesin âb gibi
Görünür nûr-ı ezel abda mehtâb gibi




M. Çavuşoğlu, Hayali Bey Divan'ında şöyle der:

Ey muhibbî yâr elinden bir kadeh nûş eyleyen
Ger ölürse Hızr elinden âb-ı hayvân istemez.

Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Cahit Sıtkı Tarancı suya değişik şiirlerinde yer vermiştir:
Desem ki: Sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin:
Nimettensin, nimettensin
*
Gel seninle kırlara açılalım gelâ
Neler vadetmiyor akan suyun sesi
*
Ne yapsam gün doğmuyor gönlünce,
Sudur, akar kendi bildiğince.
*
Çoktandır tekneyi aldı sular
Çoktandır ümitler sende ölüm.(7)

Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı "Eski Şiirin Rüzgarıyla" ve "Kendi Gök Kubbemiz" şiir kitaplarında su ile ilgili beyitlerinde şöyle demektedir:

Aheste çek kürekleri mehtâp uyanmasın
Bir alem-i hayale dalan âb uyanmasın
(Çubuklu Gazalî)
*
Cihanda olmadı bir hisse-i verasetimiz
Bebek koyunda temâşâ-yı âbdan başka
(Bebek Gazali)
*
Firdevs bu şehrin şeb ü rûzunda ...yandır
Her çeşmeden ab-ı şerefâbâd revandır
(Üsküdar Vasfına Güzel)
*
Ey şanlı cedd-i ekberimiz âb-ı tiğinin
Bî-hadd imiş güneş gibi tenvîr savleti
*
Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,
Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allah'a" diyen
Yaşıyor sâde maişetlerin en sâfında(8)


Divan edebiyatının büyük şairi, Azeri Türkçesinin usta kullanıcısı, Osmanlı ve Türk dünyasının usta şairi, nazım ve nesir ülkesinin hakimi, söz iklimlerinin reisi, fesehat busitanının gülü, güzel ibareler ilkbaharının bitkisi büyük şiir ustası Fuzuli’nin Su Kasidesinde su şöyle anlatılır:

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
Zevk-i tiğından aceb yok olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırakır rahneler dîvâre su
Suya versin bağ-ban gülzar-ı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin-gülzâre su
Ohşadabilmez gubârını muharrir hattına
Hâme tek bakmaktan inse sözlerine kare su
Ârızın yâdiyle nem-nâk olsa müjgânım n'ola
Zayi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su
Gam günü etme dîl-i bîmardan tiğin diriğ
Hayrdır vermek karanû gecede bîmâre su
İste peykânın gönül hecrinde şevkim sâkin et
Susuzum bu sahrede benim'çün âre su
Ben lebim müştâkıyım zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelir huş-yâre su
Ravza-ı kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr
Âşık olmuş gâlibâol serv-i hoş reftâre su
Su yolun ol kûydan toprağ olup tutsam gerek
Çün rakîbimdir dahi ol kûya koyman vare su
Dest-bûsı arzûsiyle ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağım sunun anınle yâre su
İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağının mîzacına gire kurtâre su
Tînet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr'e su
Seyyid-i nev'i beşer deryâ-yi dürr-i istifâ
Kim sepiptir mu'cizâtı âteş-i eşrâre su
Kılmak için taze gül-zâr-i nübüvvet revnakın
Mu'cizinden eylemiş izhar seng-i hâre su
Mu'ciz-i bir bahr-i bî-pâyan imiş âlemde kim
Yetmiş andan bin bin âteş-hâne-i küffâre su
Hayret ilen parmağın dişler kim etse istima
Parmağında verdiği şiddet günü Ensâr'e su
Eylemiş her katrede bin bahr-i rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzu-ı için gül ruhsâre su
Hâk-i pâayine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su
Zerre zerre hâk-i der-gâhına ister salar nûr
Dönmez ol der-gâhdan ger olsa pâre su
Zikr-i na'tın virdini derman bilir ehl-i hatâ
Eyle kim def-i humar için içer mey-hâre su
Yâ Habîbâ'llah yâ Hayr'el-beşer müştâkınım
Eyle kimleb-teşneler yanıb diler hem vâre su
Sensin ol bahr-i kerâmet kim Şeb-iMi'rac'da
Şeb-nem-i feyzin yetirmiş sâbit ü seyyâre su
Çeşm-i hûr-şidden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkâdin tecdîd eden mi'mâre su
Bîm-i dûzah nâr-i gam salmış dîl-i sûzânıma
Var ümîdim ebr-i ihsanın sepe ol nâre su
Yümn-i na'tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsandan dönen tek lü'lü-i şeh-vâre su
Hâb-ı gafletten olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
Hâb-i hasretten dökende dîde-i bîdâre su
Umduğum oldur ki Rûz-i Haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslın vere ben teşne-i dîdâre su
Fuzuli

‘’Şiir bu mukaddes eşiğin süpürgesi, şairde boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelilerinden birisi’’ diye kendini tarif eden son devrin yetiştirdiği en büyük şairlerimizden, usta yazar Necip Fazıl; Çile kitabında suyu şöyle tarif etmektedir.

Bir hamam ki, arınma gayesinden şaheser;
Arınmışların yeri, Cennette nurlu Kevser.
(1980)

Kâinatta ne varsa suda yaşadı önce;
Üstümüzden su geçer doğunca ve ölünce.
(1980)

İnsanlar habersizken yolların verâsından,
Gökle toprak arası şu şaşmaz mecrâsından.
(1980)

Su kesiksiz hareket, zikir, ahenk, şırıltı;
Akmayan kokar diye esrarlı bir mırıltı.
(1980)

Kâh susar, kâh çırpınır, kâh ürperir, kâh çağlar;
Su, eşyayı kemiren küfe ve pasa ağlar.
(1980)


Su bir şekil üstü ruh, kalıplarda gizlenen,
Yerde kire battı mı, bulutta temizlenen...
(1980)

Bu dünya insanlığa manevî hamam olsa;
Her rengiyle insanlık tek renkte tamam olsa...
(1980)

Su duadır, yakarış, ayna, berraklık, saffet;
Onu madeni gökte altınlar gibi sarfet!(9)
(1980)


Faruk Nafiz Çamlıbel, Heyecan ve Sukun adlı şiir kitabındaki Suda Halkalar şiirinde suyu şöyle tarif etmektedir:

Sahrâya bahârın daha ilk indiği gündü,
Dağlarda gezerken bana bir çeşme göründü.
Birdenbire sıyrıldı gözümden çözülen bağ;
Bir hâtıranın dağdaki yâdiydi bu menbâ.
Üç beş sene evvel bu dağın bir gülü vardı;
Yaz günleri dinlediğimiz yer bu pınardı.
Birlikte düşerdik bu uzun yollara erken,
Kaç kerre şafak söktü bu dağlarda gezerken!
Bahtın bir avuç toprağa kalbettiği kızla
Kaç kerre suç içtikti avuçtan tasımızla!

Alnım yanarak, hıçkırarak durdum o yerde;
Bir gözyaşı sızsın diye kalbimdeki derde
Birlikte geçen bir mayısın hâtırasından,
Bir damla su içtim pınarın köhne tasından...

Lâkin bürümüş menbaın etrâfını funda;
Artık ne sedâsında o tat var, ne suyunda!(10)


Ümit Yaşar, Acılar Denizi adlı şiir kitabında bakın Eski Suları nasıl anlatıyor?

Biz miydik bir zamanlar çın çın öten kahkaha
Yatağına sığmayan o nehirler biz miydik
Bizdeydi kaynakları en tükenmez suların
Bir göl müydük evrende, yoksa bir deniz miydik

Bulut bulut gelirdik bozkırların üstüne
Çatlamış topraklara serin serin yağardık
Otlar çiçek açardı dokunduğumuz yerden
Dağların doruğunda ışıldayan biz vardık

Ne oldu o günlere, o sulara ne oldu
Hangi ölüm rüzgârı geçti bu bahçelerden
O çiçekler, o dallar nasıl birden kurudu

Doğan bir ölü güneş şimdi mor tepelerde
Çoktandır yatağını bıraktı eski sular
Çiçeklerin yerinde çakırdikenleri var.(11)


Türk edebiyatının bu eşsiz şiirlerinden bir şey anlamaz, onlardaki sanatlardan, duygularından anlayamaz olduk. Eski İstanbul bizden, biz İstanbul kültüründen giderek uzaklaşmaktayız. Osmanlı su medeniyetinde o kadar ileri gitmiştir ki; bugün bizler ancak şarkılarda ve bulmacalarda suyun eski isimleri ile karşılaşmaktayız. Hamidiye Kaynak Suları Genel Müdürlüğünün desteği ile bizler anılardaki su kültürünü gelecek kuşaklara aktarma gayreti içerisindeyiz.


II. BÖLÜM

İSTANBUL'DA SUYUN TARİHİ

Bir şehrin kurulması olsun, gelişmesi olsun, su ile ilişkilerine bağlıdır. İçme ve kullanma suyu bakımından, yerleşim yerinin çevresindeki elde edilebilir su miktarı büyük bir nüfusa yetmiyorsa, orası büyüyüp şehirleşemez.(1) Her tarafı denizlerle çevrili olduğundan tuzlu suyu oldukça fazla olan İstanbul'un tatlı ve hayat sunan su'ya ihtiyacı şehrin kuruluş tarihi kadar eskiye dayanır. İstanbul'un tarih sahnesinde hayat bulması ve medeniyet mücadelesindeki iddiasını devam ettirmesi şehrin içme suyunun karşılanmasıyla mümkün olmuştur.

"Dünyanın en eski şehirlerinden birisi olan İstanbul milattan önce 658 yılında Sarayburnu civarına kurulur. Ancak ilk yerleşimler Paletolitik Çağ'a kadar uzanır. Milattan önce 680 yılında Megaralılar'ın Kalhedon (bugünkü Kadıköy semti) şehrini kurdukları, bundan sonra da Marmara ile Haliç arasındaki yarımadada ikinci bir Megara kolonisi olan Bizanstion'un kurulduğu bilinmektedir. Bir efsaneye göre, koloni kurmak için yola çıkan Megaralılara, fikrini almak için başvurdukları Delfi kâhini onların 'körler ülkesinin karşısına' yerleşeceklerini söyler. Bizans önderliğinde ilerleyen Megaralılar, İstanbul boğazının girişinde Rumeli sahilinin enfes güzelliğini görmeyip Kadıköy'e yerleşenlerin olsa olsa kör olacaklarını düşünerek 'körler ülkesinin karşısına' geldiklerine karar vermişler ve burada önderlerinin adını verdikleri Bizantion şehrini kurmuşlardır. Milattan önce 513'de Perslerin, 405'te Spartalıların, 318'de İskender'in komutanlarından Antigonos'un egemenliğine geçen şehir, 146'da özerk bir şehir devleti olarak Roma İmparatorluğunun koruması altına girmiştir. M.Ö. 73 yılında imparator Vespasianus tarafından Roma'ya bağlanan şehir, milattan sonra III. yüzyılda ve akabinde büyük gelişme göstermiştir. İstanbul'u yeniden imar eden imparator I. Constantinus şehri 330'da Roma İmparatorluğunun başkenti yapar ve adını da Konstantinopolis olarak değiştirir. Roma İmparatorluğu 395 yılında Batı ve Doğu diye ikiye ayrılınca şehir Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti; dini, fikri, iktisadi, kültürel ve stratejik bir merkezi konumuna gelir. Etrafı 27 kuleli surlarla çevrilen şehir, çeşitli zamanlarda kendisini kuşatan Hunlar, Sasaniler ve Avarlar, Bulgarlar, Araplar ve Ruslar'dan bu sayede korunmuştur. Tâ ki İstanbul 1453'te fethedilinceye kadar..."(2)
İstanbul'un su gereksinimi kentin ilk kuruluşundan bu yana en önemli sorunlardan biri olmuştur. Kuruluşundan itibaren su biriktirmek için setler, taşımak için bakır ve künklü borular, su akışının düzenli ve güvenli olabilmesi için maslaklar, suyu daha yüksek yerlere iletebilmek için kemerler, durulama için havuzlar, dağıtım için teraziler ve yedeklemek için de sarnıçlar yapılagelmiştir. Günümüzde de hala İstanbul'un su meselesi ile ilgili çalışmalar yoğun biçimde devam etmektedir.(3)

a) Roma Devri
Kuruluş devrinden itibaren sularını kuyu ve kaynaklardan temin eden İstanbul'un su meselesinin çözüme kavuşturulmasına, daha Roma devrinde başlanmıştır.
İstanbul'un yer aldığı tarihi yarımadanın doğu tarafında yer alan Byzantion su ihtiyacını kuyulardan, küçük menbalardan ve sarnıçlardan sağlamaktaydı. Milattan sonra 117-138 yıllarında hüküm süren imparator Hadrianus, İstanbul'da su meselesini çözüme kavuşturan ve ilk isale hattını 123 senesinde yaptıran imparator olarak tarihe geçti. Şehrin batısından gelen ve ancak günümüze ulaşmış herhangi bir kalıntısı bulunmayan bu isale hattının Haliç'in kenar mahallelerine su taşıdığı bilinmektedir. İstanbul'da tarihin bilinen ilk su yolunu açan Hadrianus sayesinde yer altı suyunu kullanan halk bol suya kavuşmuş ve şehir yaşam alanı açısından cazip hale gelmeye başlamıştı.
Hadrianus'un sudan açtığı bu yolu diğer imparatorlar da artan nüfusu göz önüne alarak takip ettiler. Konstantinopolis, Roma İmparatorluğunun başkenti ilan edildikten sonra şehir cazibe merkezi haline geldi ve nüfus artışıyla şehre su yetmemeye başladı. İmparator Konstantinus (324-337) içme suyuna çözüm bulmak için Romalıların ve dünyanın en uzun su yolunu yaptırdı. İkinci isale hattı olan bu su yolu Istrancalar'dan başlayıp Edirnekapı civarından şehre giriyordu ve tam 242 km uzunluğundaydı. 30'dan fazla tek gözlü kemerin ve 6-7 tane de 2-3 katlı büyük kemerin yer aldığı bu ikinci isale hattını 346-378 yılları arasında tahta oturan imparator Valens'in yaptırdığı üçüncü isale hattı izledi. Halkalı civarından Beyazıt'a kadar su getiren Valens'in keşfi Belgrat ormanları olmuştu. Buradaki suları getirmek için yeni bendler ve kemerler inşa eden Valens'in Belgrad ormanlarından gelen su için şu an İstanbul'un içinde kalan Bozdoğan (Valens) Kemerini, Halkalı'dan gelen su içinse Mazul Kemerini yaptırdığı bilinmektedir. Kağıthane Deresinin sularını ızgara ve havuzlarda toplayarak şehri su getiren bir bendi de yine Valens yaptırmıştır. Valens'in açtığı bu yeni su yollarını kullanan İmparator Theodosius (379-395) hâlâ giderilemeyen su problemini şehrin kuzeyinde yer alan Belgrad ormanlarından alınan sularla gidermeye çalıştı. Sultanahmet'e kadar uzanan dördüncü su yolunu da bu yüzden açtı. İstanbul'un kurulduğu andan itibaren hep bir başkent olması avantajı nedeniyle şehrin su problemleri zor da olsa çözüme kavuştu. Su problemi çözüldükçe de nüfus artışı fazlalaştı. İstanbul'un nüfusu bundan böyle su ile doğru orantılı olarak artacaktı.
Roma devrinde, muhtelif yerlerden toplanan sular bir çukura biriktiriliyor ve buradan şehre akıtılıyordu. Su kemerinin geçtiği yerler, çok önemli korunuyordu. Mesela tepelerden geçerken tüneller açılıyordu. Bu tüneller açılırken stratejik durumları göz önünde bulunduruluyordu. Buralarda düşmanın geçmesine mani olmak için kuleler yapılırdı.(4)

b) Bizans Devri:
Bizans devrinin karakteristik su tesisleri arasında, kemerler, sarnıçlar ve çeşmeler sayabiliriz.
Su isalesini, Geç Roma devrinde tamamlayan ve bu sayede bol suya kavuşan İstanbul, Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesinin ardından Doğu Roma'nın başkenti oldu. Ancak İstanbul için tehlike çanları da çalmaya başlamıştı. Siyasi karışıklıklar yanında savaşların başladığı bu dönemden sonra İstanbul'a yeni bir isale hattının yapılması mümkün olmadı. VII. yüzyıldan itibaren şehri almak için çeşitli kavimlerin İstanbul'a saldırması, şehri kuşatanların su kemerlerini yıkarak isale hatlarını tahrip etmeleri Bizans'ı suyu şehrin içinde muhafaza etmeye itti. Su yolları ve kemerlerin bir bölümünü onarmaya çalışan Bizans, Latin istilasının ardından bir daha onarılamayacak duruma gelen şehir şebekesi yerine üstü açık ve kapalı sarnıç yapımına hız verdi. Böylelikle surların dışındaki su kaynaklarına bağımlı hale gelmekten kurtulmuş oldular. Kuraklık ve savaş durumunda büyük fayda sağlayan şehir içindeki üstü kapalı sarnıç sayısı Bizans döneminde 70'i geçti. Hatta bazı evlerin bodrum katları sıvanarak 'Emprovize Sarnıç' adı verilen sarnıçlar yapılarak susuzluğa çözüm arandı. Üstü açık sarnıç olarak da Aetios Sarnıcı (Vefa Stadı). Aspar (Çukurbostan) Sarnıcı ve sarnıçlar 800-900 m3 civarında su toplarken, Kapalı sarnıçladan da 200 m3 su hacmi sağlanıyordu. Bu sarnıçlardan Aetios 244x85 metre, Aspar, 152x152 metre, Hagios Makios ise 170x142 metre büyüklüğündedir. Üstü kapalı sarnıçların en meşhurları, 336 sütunlu İmparator sarnıcı adıyla bilinen Yerebatan Sarnıcı (Basilika) ve 224 sütunlu Binbirdirek (Philoxenus) sarnıcı ile Acımusluk sarnıcıdır.(5)
Bizans devrinde su ihtiyacı, Belgrad Ormanları içindeki derelerden temin edilmiştir. Bu derelerden toplanan suyu, havuzlarda biriktirip, künkler ve kemerler vasıtasıyle, vâdilerden geçirmek, tepelere tünel açmak suretiyle şehre ulaştırmaya muvaffak olmuşlardır.
Bizanslılar, bir harp esnasında şehrin kuşatılacağı, bu su hatlarının, yani dış tesisatın tahrib edileceği ihtimalini de göz önünde bulundurarak, birçok sarnıçlar inşa etmiş, birçok yerde de açık su havuzları yapmışlardı. Bu açık havuzlarına bugün İstanbul'un birçok semtlerinde rastlanmaktadır. Şimdi burada bu sarnıçlar-havuzlar hakkında bilgi verelim:
Sultanselim Camii yanındaki açık havuz (152x152 metre ebadında, bir kare biçimindedir. 11 metre derinlikte olup bir ihtimale göre Roma ordusunda görev almış bir Got kumandanı olan Aspar tarafından 460 yılında yaptırılmıştır.)
Karagümrük'teki açık havuz (85 x 245 metre ebadında ve 15 metre derinlikteydi. Bugün Vefa Stadı'nın bulunduğu yeri işgal etmiş olan bu havuz, 421 yılında Aetius tarafından yaptırılmıştı).
Aya Makyos kilisesi yanındaki havuz (170 x 140 metre ebadında ve 12 metre derinlikte olup, imparator Anastasios (V. yüzyılın başı) tarafından yaptırılmıştı. Bugün Çapa'nın karşısında bulunmaktadır).
Bakırköy yolu üzerindeki açık havuz (127 x 76 metre ebadındadır).
Galata'daki açık havuz "Fil damı" diye de anılan St. Benoit kilisesi yanındaki bu açık havuzdan bugün hiç bir iz yoktur.
Günümüzde bu şekildeki havuz yerlerine halk arasında "Çukur Bostanlar" denilmektedir.
Sarnıçlara, yani kapalı su havuzlarına gelince, şimdiye kadar bilinenlerden ve zamanımıza kadar gelmiş olanlardan, 336 somaki sütunlu Yerebatan, 224 sütunlu Binbirdirek, Piyerloti caddesindeki Theodosios, Zeyrek'teki Phokas, Çarşamba ve Laleli'dekileri sayabiliriz. Bunlar doğrudan doğruya Bizans eserleridir.(6)

c) Osmanlı Devri


AZİZ İSTANBUL'UN AZİZLERİ: SAKALAR-SUCULAR
"Su Gibi Aziz Ol"

Saka, çeşme ve sarnıçlardan evlere su taşıyan kimselere verilen addır. Çeşmelerden evlere su taşıyarak para kazanan kimsedir.(1) Sucu, Su satan veya evlere su taşıyan kimse. Su satmayı kendisine meslek edinmiş veya evlere su taşıyan kimselere sucu denir.
Su tesisatının olmadığı eski İstanbul evlerinde su ihtiyacı mahalle çeşmelerinden karşılanırdı. Mahalle çeşmelerine uzak olan evlerin bu çeşmelerden faydalanması hayli zor oluyordu. Evden çıkıp çeşme başına gidemeyen İstanbul'lu hanımların evlerine suyun taşınması için "bir hizmet sektörüne" ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı uzun zaman "Sakalar Loncası" karşıladı.(2)
15. yy.da kurulan Saka Loncası, evlere para karşılığında su taşıyan kişileri bir araya getirmişti. 19. yy.ın sonuna kadar evlere suyu bu loncaya bağlı kişiler taşırdı. Her mahallenin loncaya kayıtlı belirli sayıda sakası bulunurdu. Sakalar sularını çeşmelerden alırdı. Çeşmelerin önlerinde toplanarak buralardan su alacak vatandaşları engellememeleri için hangi sebilden hangi sakaların su alacakları da belirtilmişti. İzin belgesi olmadan su alıp satmak yasaktı.(3)
Sakaların çeşmelerden su almaları gedik sistemine tabi idi. "Saka Gediği" bir imtiyaza bağlı olup, alınır, satılır, varislere intikal ederdi. Gedik diğer esnaflarda olduğu gibi babadan oğula geçerdi. Saka gedikleri diğer gediklerin kaldırılmasından sonra bir müddet daha devam etmiştir. 1869 tarihinde sakalarla ilgili bir nizamname çıkarılmıştı. İstanbul'da Terkos sularının isalesi, Dersaadet Su Şirketinin kurulması ve II. Abdülhamit'in Kağıthane Hamidiye menba sularının borularla Galata, Beyoğlu, Yıldız ve civarına, getirtilmesi ile saka gedikleri ve sakalar gözden düşmeye başlamış ve sakalar önemini yitirmiştir. Ancak saka ve sucular Şehremanetini hep meşgul etmiştir. Bu dönemde halk, sakalardan ve gedik usulünden son derece şikayetçiydi. Sakalar bazı çeşmeleri sanki mülkleri gibi kullanırlar, buralardan su aldıktan sonra çeşmenin suyunu kesip giderlerdi. Halk bu durumdan son derece şikayetçi idi. Mahalle halkı veya çeşmeyi yaptıran kimseler, gediği olmayan bazı çeşmelerin üzerine "bu çeşmede saka gediği yoktur" ibaresi yazılmış mermer levhalar koyarlardı.
Önceleri çok önemli bir boşluğu dolduran ve hizmet gören sakalar zamanın gelişmeleri karşısında yenik düşmüş, kendini yenileyememiştir. Terkos (Dersaadet Su Şirketi) ve Kağıthane Hamidiye sularının borularla şehrin her noktasına ulaştırılması ile sakalar önemini yitirmiştir.(4)

Saka Meşki;
Sakaların içine su koydukları tulum veya kırba gibi kaplar. Bunların teklileri veya çiftlileri vardı. Tekliler sakalar tarafından sırtta taşınır; çiftliler hayvanlara yüklenirdi.(5)
Evliye Çelebi'ye göre 17. yüzyılın ortalarında İstanbul'da 999 çeşme bulunuyordu ve buralardan evlere su taşıyan sakalar atlı ve yaya sakalar olarak ikiye ayrılıyordu. Atlı sakaların sayısı 1400, yaya olan arka sakaların sayısı ise 8000 civarında idi.
Sakaların su taşıdıkları kırbalar köseleden yapılırdı. Kösele altı dört köşe bir tahtanın üzerine demir çemberle tutturulurdu ve gittikçe daralarak ağız kısmına doğru yükselirdi. Boyu bir metre kadar olan kırbanın içine su doldurulduktan sonra ağzı ikiye bükülür ve bir meşinle bağlanırdı. Kırbanın omuza asılması için ağızdan dibe kadar inen kösele bir askısı vardı. Bir kırba yaklaşık 45 litre su alırdı.
17. ve 18. yüzyılda arka sakaları bazen kırba yerine ağzı bükülmüş sığır derisinden yapılmış tulumlarla su taşırlardı.(6)
16. yüzyılda bir kırbanın satış fiyatı 1 akçeydi. 19. yüzyılda ise bir kırbanın fiyatı suyun taşındığı mesafe de göz önüne alınarak 8 ile 10 para arasındaydı. Sebilcilerin kırbası, sakaların kırbasından biraz farklıydı. Biraz küçük olan sebilci kırbalarının ağız kısmında pirinç bir musluk da bulunurdu. Tüm kırbalar daha önceden belirlenmiş büyüklükte yapılır, su doldurulduktan sonra da ağızları mühürlenirdi.(7)
Atlı sakaların atları çok süslü olurdu. Atın yan tarafındaki saka meşki denilen keçi ve öküz derisinden yapılan tulumlara sularını doldurur, atın kuyruğuna doğru uzun bir hortum kırbanın ağzına bağlanır ve ucuna da musluk takarlardı. At, eşek ve katırla su taşıyan atlı sakaların kırbaları ise hepsinden daha büyük ve kapaklıydı. Çoğunlukla iki kırba taşıyan atlı sakalar, kimi zaman bu kırba adedini çoğaltarak evlerden çok lokanta, kahve gibi yerlere su taşırlardı.(8)
Sakaların ortak bir giysisi olmamakla birlikte çoğunlukla benzer şekilde giyinirlerdi. Hemen hemen tümünde giysilerini sudan, bedenlerini de nemden koruyan şahsiyandan kolsuz uzun bir yelek bulunurdu. Ayrıca kısa şalvar giyip, yazma bağlı fes kullanırlardı. Sakalar İstanbul'un ve su medeniyetinin gizli kişiliklerindendir.(9)
Sebilci Sakalar Kırbaları sırtlarında, necef tas ve kaseleri ile "sebil! sebil içene rahmet, sebil sebil" diye bağırarak su dağıtırlardı. Bunların bazıları Kur'an'dan "ve sekâhum rabbuhum şarâben tahûrâ" gibi ayetleri okuyarak yada sadece "saka" diye bağırarak dolaşırlardı. Ermene sakalar "var mı su!" diye nida eylerken, Rumlar "Ciro Nero" diye bağırırlardı. Yeniçeri sakaları ise kuyruklarını ve yelelerini kınaladıkları çıngırak takılmış atlarla dolaşır, kendi başlarına geçirdikleri beyaz sorguçlar ve siyah çizmeleri ile "sebilullah, şehidân-ı teşt-i kerbelâ ervahları için sebil" diye seslenerek su dağıtırlardı. Bunlar Yeniçeri Ocağının su ihtiyacını karşılar, orduya ve hacı adaylarına su yetiştirirlerdi.(10)
Evliya Çelebi, Pirleri Selman-ı Kûf olan bu sakaların sayısının 700 olduğunu belirtir. Divan-ı Hümayunun toplantı günlerinde hizmet eden saray sakaları yazın buzlu şerbet, kışın ise macun sunmakla görevliydiler. Padişah susadığında, kilercibaşına haber yetiştirilir, su bizzat kilercibaşı tarafındanr altın veya porselen bir kap içerisinde süslü bir tepsi ile getirilirdi. Senede bir kere meşklerini ve musluklarını tamir ettiren saray sakaları Ayasofya Camii'nin şekerci kapısı denilen kapının karşısındaki Sakalar Çeşmesi'nin yanında bulunurdu.
Aziz İstanbul'un azizlerinden biri, su medeniyetinin gönüllü ferdi derviş sakalardır. Sadece sevap kazanmak maksadıyla atlı ve yaya olarak su dağıtan bu dervişler, ellerinde pirinçten bir tas ve sırtlarında üzeri ayetlerle işlenmiş deriden su torbaları ile parasız su dağıtırlardı. Din ayrımı yapmadan su dağıtan derviş sakalar hizmet verdikleri kimselere dinle ilgili uyarılar yaparak da tebliğ görevlerini yerine getirirlerdi. Sakaların sırtlarına alıp su taşıdığı tuluma kırba denildiğini belirtmiştik.
Refik Halid Üç Nesil, Üç Hayat adl4 yapıtında kırbalardan münasebetsiz kap olarak söz eder:
"Kırba artık büsbütün unutulmuş, istimalden kalkmış münasebetsiz bir kaptır. Simsiyah, sırılsıklam bir tulumdu. Yine bu derinin uzanmış kısmından teşekkül eden dar bir ağzı vardı. Saka onu sırtına vurur, fakat rutubet ciğerlerine geçmesin diye de yine deriden bir yelek giymeyi ihmal etmezdi. Çeşmeye yanaştı mı, kırbanın ağzını musluğa yanaştırır, doldurur, sonra bu ağzı kıvırır, bıngıl bıngıl şişmiş olan tulumunun, yani kırbanın üst kısmına, su hizasının yukarısına bir iple takardı. Kırba, sevimsiz, hatta içi çıkarılmamış bir işkembeye benzemek itibariyle çirkin bir şeydi ama hem doldurma, hem boşaltma cihetinden pek pratikti; sırttan indirmeye, elde taşımaya, başkasının yardımına lüzum bırakmazdı. Saka, eve girince küpün kapağını kaldırır, kırbanın ağzını çevirdi li, su, kısa bir müddet zarfında lok lok bu deri kaptan toprak kaba nakl-i mekân ediverirdi. Ondan sonra tebeşirle kapı pervazına çizgi (kertme) çekmekten başka iş kalmazdı."(11)
İstanbul'da evlere su taşıyan bütün sakalar, sütçüler ve ekmekçiler gibi çetele ve kertme yöntemi ile su satarlardı. Her su satışlarında evlerin kapılarına attıkları kertmeleri ay sonunda toplar ve ücretlerini bu kertme sayısına göre alırlardı. Sakaların bir görevi de İstanbul yangınlarında su taşımaktı. Her saka bağlı bulunduğu çeşmeden yangın yerine su taşımakla görevliydi.
Osmanlı sarayındaki sakalar sularını gümüş kaplar içerisinde taşıdıkları için "sakayan-ı sim-ı hassa" adını almaktaydı. Bu tabir saray sakaları hakkında kullanılırdı. Sarayın mutfağına lazım olan suyu taşıyan sakalar için ise "sakayan-ı matbah-ı amire" tabiri kullanılırdı.(12) Bu sakalar sakabaşına bağlıydılar. Sakabaşılar I. Mahmud dönemine kadar baltacılar arasından seçilirken, bu dönemden sonra hasekiler arasından seçilmeye başlandı.
20. yüzyılın başlarında İstanbul'un içme suyu azalıp kıymete binince, sakalar ve özellikle sebilci sakalar suyun ticaretini yapmaya başlamışlardır. Artık İstanbul sokaklarında seyyar su satıcıları çoğalmıştı. Loncaların ortadan kalkmasıyla atlı ve yaya sakalar da değişime uğramış, bunlar da bağımsız su satmaya başlamıştır. Kırbaların yerini yağ ve gaz, sonra da su taşımak için yapılan ağzı mühürlü tenekelerin, damacanaların ve son olarak da pet şişelerin almasıyla belleklerde kalan saka ve sucuların silüetleri silinmeye başlamıştır.(13)
Sakalarla ilgili değişik tabirler ve deyimler bulunur. Bunlardan bazılarını burada ifade edelim.
Saka deliği: Eski İstanbul ve Osmanlı evlerinde sokak yönündeki duvarda yer alan delik. Sakalar-sucular çeşme ve benbadan getirdikleri suyu, evin içine girmeden bu delikten duvarın ardındaki kaba boşaltırlardı.
Sakabaşı: Sakaların bağlı olduğu kişidir. Ayrıca sakalar kethüdası da bulunurdu. Sakalar kethüdası, sakalar ocağının kahyasıdır.
Saka postu: Bektaşi ve mevlevi tekkelerinde matbah kapısının yanında bulunan ve tekkede sakalık yapanlara ayrılmış olan yere verilen addır.
Saka gediği: Osmanlı'da çeşmelerden su alma ayrıcalığına-imtiyazına verilen addır. Bu gedik senede bağlıydı; alınır, satılır ve mirasçılara geçerdi. Bütün tekeller kaldırıldıktan sonra da bu tekel bir süre devam etti. 1869 yılında yayımlanan talimat şeklindeki bir tüzükle saka tekeli yeni esaslara bağlanmıştır. Bu tüzükle su konusundaki tekel genellikle kaldırıldı, ancak çeşmeler için verilen imtiyazlara dokunulmamıştır. Alım satım şartları yeniden düzenlenmiştir. Mirasçı bırakmadan ölenlerin tekelleri başkasına verilmemiştir. Bu alınan tedbirler neticesinde ve İstanbul'a çeşitli yerlerden su getirildikçe, (Dersaadet Su Şirketinin Terkos'dan ve Kağıthane Hamidiye suyunun v.b.) çeşme suyu üzerindeki bütün tekeller zamanla ortadan kalkmıştır.(14)
İstanbul'da Sakalar-Sucular bazı semtlerde 1950'li yılların sonuna kadar hizmet vermeye devam etmişlerdir.
Bugün Aziz İstanbul'un Azizleri Sakalar ve Sucu esnafından eser kalmamıştır.
1990'lı yıllarda İstanbul'un içme suyu problemi had safhaya ulaşınca İstanbul'un yakın semtlerinden ve yakın illerden getirilen menba-kaynak suları pet şişe ve damacanalarla satılmaya başlanmıştır. Hamidiye 100 yılı aşkın bir süredir, İstanbul halkına sunduğu menba suyunu kesintisiz devam ettirmektedir. Hamidiye şirketinin İstanbul halkına sunduğu bu hizmet, Osmanlı dönemi Sakalarının vermiş olduğu hizmetin aynısıdır. Hamidiye günümüzün modern sakasıdır...



SU TİRYAKİLERİ

İstanbul’un menba sularının tatlı olmasının sebebi, neojen çakıl ve kumlarında toplanan ve süzülen suların, geçirimsiz temel olan yerlerde kaynak oluşturmasıdır. Yamaç kaynağı diye nitelenen ve belirli hat üzerinde bulunan bu özellik sayesinde İstanbul'un içme suyu içene çok hafif içme imkanı sağlamıştır. İstanbul'un menba sularını halk keyifle içmektedir.
Osmanlı'da su kültürünün ayrı bir önemi vardı. Halk damak tadı güzel suları bardakla alıp içerdi. İstanbul'da köşe başlarında sucu dükkanları olurdu. Bu dükkanlarda çeşit çeşit sular bulunur, müşteri hangi memleketin veya kaynağın suyunu içmek istiyorsa onu içerdi. İstanbul'da su tiryakileri oluşmuştu, bu tiryakiler su satıcılarından bir bardak su alıp tatdıklarında hangi kaynağa, hangi memlekete ait olduklarını hemen anlarlardı. 20. yüzyılın başında Kırkçeşme, Halkalı, Taksim Sularının bardağı 5, Kayışdağı, Çamlıca, Taşdelen, Karakulak sularınınki ise 10 paraydı.(1)
Yine bu dönemde Küçük ve Büyük Çamlıca menba sularının 60 kıyyelik su fıçısı 5 kuruş, 20 kıyyelik su fıçısı 2 kuruşa halka satılmakta idi.(2)
İstanbul'un kalabalık-işlek caddelerinde sucu dükkanları hizmet vermekteydi. Bu dükkanlarda şifalı sular da satılmaktaydı. İstanbul'un hem şifalı hem safalı bilinen içimlik sularının tamamı yerleşim yerinin çok uzaklarındadır. Bu suların her biri zaman içinde ün yapmış, çeşmeleri aranmış, kaynak sahaları birer mesire olmuştur. Atlı sakalar menbalardan taze sular taşıya durmuşlardır. Ayrıca uzak şehir ve memleketlerden kervanlarla, gemilerle tadımlık menba sular getirilerek sucu dükkanlarında su tiryakilerine sunulmuştur.
Ünlü Fransız yazar ve şairi Gerard de Nerval (1808-1855), 1843'te Mısır, Lübnan, Suriye ve İstanbul'a uzun bir seyahat yapmış ve iki ciltlik Voyege de Orient adlı eserinde gözlemlerini yayınlamıştı. Aşağıya Nerval'in İstanbul'un "Su medeniyeti-kültürünü" anlattığı bölümü "Muhteşem İstanbul" adıyla yayımlanan kitabından aktarıyoruz.
"Bu memlekette alkollü içkiler açıkça satılmadığı için tuhaf bir endüstri kurulmuş: Ölçü ile ve bardakla su satanların endüstrisi! Bu tuhaf içki evlerinde uzun uzun tezgâhlar var ve bu tezgâhların üzeri de çeşit çeşit şişelerle dolu. Her şişede az çok aranan bir su var. İstanbul'a içme suyu Valens boruları (Bozdoğan kemerinden geçen su yolu) ile gelir, sarnıçlarda depo edilir ve burada hoş olmayan bir koku alır. tatlı suyun nadir oluşu yüzünden İstanbul'da bir "Su içiciler ekolü" meydana gelmiştir. Bunlar seçip içtikleri suyun tiryakisi olmuşlardır.
İçki evlerinde muhtelif memleketlerden gelmiş ve muhtelif yıllara ait sular bulunur. En makbulü Nil suyudur. Sultanın içtiği su da budur. Bu su ona İskenderiye'den ve bir mikdar vergiye karşılık olarak getirilir. Cinsî kudreti ve üretici tohumu artırdığı söylenmektedir ve bunun için meşhurdur. Fırat suyu biraz yeşil ve sarımtıraktır, zayıf ve gevşek tabiatlılar için tavsiye edilir. Tuna suyunu ise daha çok enerjik kimseler tercih ediyor. Suları yıllara göre de ayırıyorlar. 1833 yılının suyu çok beğeniliyor ve bu yüzden kapalı şişelerde pahalı bir fiyata satılıyor.
Türkler su meselesinde yukarıda söylediğim gibi hareket ediyorlar, fakat sırma, veba ve çeşitli salgın hastalıklar da az görülmüyor!
İşte bu düşüncelerle şişedeki suyu içmekten vazgeçtim. Az veya çok yıllanmış, az veya çok aranan suları tiryakileri yudumlasın diye, oradan ayrıldım ve başka bir dükkânın önünde durdum. Bu dükkândaki şişelerde limonata var sanıyordum. Öyle görünüyordu. Bir şişesini bir kuruşa satıyorlardı (yani bizim paramızla yirmi beş santime). Şişeyi içmek için ağzıma götürmemle tükürmem bir oldu. Satıcı benim bilgisizliğime gülüyordu. (Daha sonra bu içkinin ne olduğunu anlayacaktım). Buralarda susuzluğumu giderecek bir şey bulamayacağımı anlayınca Yıldız Han'a döndüm."


III. BÖLÜM

İSTANBUL'UN MENBA-KAYNAK SULARI

İstanbul şehrinin etrafı bir takım lezzetli ve tatlı su kaynaklarından zengin olduğu malumdur. İstanbul'un çevresinde çok sayıda kaliteli kaynak suyu çıkmaktadır. Bunların büyük bir bölümü maslaklarda toplanarak uzun isale hatları ile şehre getirilmiş, camilere, çeşmelere ve evlere dağıtılmıştır. Bunların en önemlileri, Halkalı sularına aittir. Haliç'in kuzeyindeki bölgede çok sayıda kaliteli kaynak suyu vardır. Bu bölümde İstanbul'un meşhur menba sularını anlatacağız.

a) AVRUPA YAKASI MENBA SULARI

Kumbarahane Suyu: Kağıthane deresinin sırtlarındaki kaynak sularını uzun bir isale hattıyla kumbarahaneye getiren bu su yolunun künklerinin 1925'te yer yer görülmüştür. Bugün bu isalenin izine rastlanmamaktadır. Bu risalenin debisi 250-300 m3/gün olduğu belirtilmiştir.(1)
Galatasaray veya II. Beyazıt Suyu: Levent çiftliği civarındaki kaynaklardan toplanan bu suyun isale hattı II. Beyazıt zamanında yapılmıştır. İsale hattı Zincirlikuyu'yu geçtikten ve Taşlıdere'deki bir kaynağı da aldıktan sonra Şişli'deki Fransız Lape Hastanesinin alhtından geçip Teşvikiye, Harbiye, Elmadağ'dan sonra Taksim'deki maksemin önüne gelir. Burada iki kola ayrılır. Bir kol Sormagir sokağı ve Cihangir camii yönüne, diğeri Galatasaray Lisesi'nin duvarı dibindeki çeşmeye ulaşır. Bu isale hattı da bugün tamamen yok olmuştur.
Kağıthane-Ayazma Suyu: Kağıthâne'deki Ayazma suyu Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) Yıldız Sarayına getirilmiştir. Kaynağı Kağıthane Köşkü'nün arkasındaki tepenin eteğindeki çayırlığın içindedir. Şimdi tamamen kaybolmuş olan bu su pompalarla Mecidiyeköy'e basılarak oradan Yıldız Sarayı'na akıtılmıştır.
Yolları harap olan bu su 50 yıl önce Abide-i Hürriyet Tepesi civarındaki haznede toplanarak satılırdı. Nirven Mayıs 1937'de aldığı su numunesinde pH'ı 7, sertlik derecesi 3, sürekli sertliği ise 2,5 bulmuştur.
Kanlıkavak Suyu: Kaynağı Boğaziçi'nde, Baltalimanı'ndan Ayazağa'ya çıkan vadide, Ayazağa'ya yakın bir mevkidedir. Etrafı ağaçsızdır. Emirgan ve Boyacıköyü'ne indirilmiş ve kullanılmıştır.(2)
İshak Paşa Çeşmesi Suyu: Tarabya asfaltı üzerinde bol suyu olanbu çeşmenin kaynağı sırtın eteğindedir. Bir galeri ile gelir. Yokuşun alhtındaki maslaktan itibaren 30 metre kadar devam eden galerinin üstünde 6 metre derinliğinde bir muayene bacası vardır.
Çırçır Suyu (Sarıyer): Sarıyer sırtlarında Kestane, Güncüoğlu ve Hünkar Suları arasından çıkar. Kıa ve küçük boyutlu galerisinden gelen sular haznede sona erer. Suyun debisi yaz kış değişmez ve 15 m3/gündür. İçimi gayet hoştur, lezzeti tatlıdır. Bu su mesane hastalıklarına çok iyi gelmektedir. Avrupadan dahi bu sudan içmek için gelenler olmuştur. Söz gelimi M. Nolinski Avrupa'dan gelerek bu sudan şifa bulanlardandı.(3)
Çırçır Suyu (Eyüp): Eyüb'ün kuzeyinde bir yamaçtadır. İçimi hoştur. Kum döktüğü için kıymetlidir.
Kestane Suyu: Menbaı Sarıyer Çırçır Suyunun karşısında Hünkar Suyunun bulunduğu tepenin çıkış yolu üzerinde, taş ocağının kenarındaki Ihlamur ağacının yakınındadır.
Hünkar Suyu: Kestane suyunun kenraındaki yolun 200 m yukarısında ve aynı tepe üzerindeki 2 m3'lük bir hazneye akar. Sarıyer ve çevresinde en fazla beğenilen sudur.
Fındık Suyu: Kaynağı Çırçır suyu ile Kestane suyu arasındadır. Sertlik derecesi 5,5'tir. Debisi 2 m3/gündür.
Gürcü Suyu: Sarıyer Çırçır suyunun kaynağının 40 m doğusundadır. 1945 yılında sertliği 4,5 olarak saptanmıştır.
Fıstık Suyu: Kaynağı kestane suyunun güneybatısındadır. Bir tepenin eteğinde taşla örülmüş ufak bir duvara konmuş borudan akar. Debisi 0,5 m3/gün. Nirven, 1945'de yaptığı analizde suyun toprak kokulu olduğunu saptamış, sertlik derecesi 10 olarak bulmuştur.
Sultan Suyu: Abraham Paşa korusu karşısında Büyükdere Şosesinin solundaki tepelerden birinin eteğinde, büyük bir ağacın dibinden ince bir boruyla dışarı akar. Debisi 2 m3/gündür.
Kocataş Suyu: Sarıyer'de Piyasa Caddesi üzerindedir. Büyükdere sırtlarındaki menbalar toplanarak boğaz sahiline getirilmiştir. Debisi 2 m3/gündür. Sertlik derecesi 2'dir.
Büyükdere Suyu: Büyükdere sırtlarındaki menbalardan çıkan bu su, Büyükdere İskelesi karşısındaki çeşmeye akar. İnce bir sudur. Sertlik derecesi 2'dir.
Kefeliköy Suyu: Büyükdere fidanlığı karşısındaki tepelerden çıkan su, bir künkten akar. Kurak mevsimlerde berrak, yağışlı mevsimlerde bulanıktır. Sertliği 3'dür.
Kılıçpınar Suyu: Mahmud Muhtar Paşa arazisinden çıkan bu su Bahçeköy'den Kilyos'a giderken yolun sağ tarafındadır. Debisi 2 m3/gündür.
Keçe Suyu: Küçükköy-Alibeyköy şosesi üstünde Küçükköy'e yakın bir mevkidedir. Tatlı ve ince bir sudur. Arabalarla ve hayvan sırtlarında madeni kaplarla Rami, Edirnekapı ve civarına indirilerek satılırdı. Menbaın sertliği 4,5'dur. Debisi 30 m3/gün olarak belirtilmiştir.
Valide Katması Suyu: Küçükköy'e yakın bir yerdedir. Bezmialem Valide Sultan tarafından yaptırılmıştır. Suyu kabadır. Sertliği 5,9, debisi 100 m3/gün'dür.
Berrak Suyu: Kemerburgaz civarında bir kaynaktır.
Çağlayan Suyu: Kağıthane'de eski Çağlayan köşkünün bulunduğu yerdedir.
Hamidiye Suyu: Kağıthane vadisinin Kemerburgaz ile Cendere arasındaki kısımda, Sultan II. Abdülhamid zamanında muhtelif kaynaktan toplanmış sudur. İstanbul'un Mecidiyeköy, Nişantaşı, Yıldız, Beşiktaş, Ortaköy semtlerinde 57 Hamidiye suyu çeşmesi vardır. İstanbul'un iyi su kaynakları içinde verimi en fazla olanıdır. Debisi 1300 m3/gündür. Hamidiye Suyunun içimi gayet hafif, tatlı ve berrak bir sudur.

b) ANADOLU YAKASI MENBA SULARI

Anadolu yakasında uzun isale hatları ile şehre getirilemeyen ünlü menba suları bölgelere göre Çamlıca kaynakları, Kayışdağı kaynakları ve Alemdağı kaynakları diye anılır. Bu üç bölgenin dışında boğazın doğusunda da bir çok tanınmış kaynak suyu vardır.
B. Çamlıca Suları: Büyük Çamlıca'da Yusuf İzettin Efendi köşkünün yanında Subaşı gazinosunun içerisindedir. Lezzeti hoş, içimi tatlıdır. Durdukça kıymet kazanır. Üzerinde IV. Mehmed (1648-1687) ve II. Mahmud'un (1808-1839) kitabeleri vardır. Bunun çok eskiden kalan bir ayazma olduğu sanılır. Burada IV. Mehmed'e ait bir mihrab taşı da vardır. Sertlik derecesi 4,5'dur. Bu su Üsküdar sucu esnafınca fıçılara doldurularak Üsküdar Pazarında halka fıçı başı 60 para ve 3 kuruşa satılmaktaydı. Belediye satılan fıçı başına esnaftan 20 para pul parası (vergisi) almaktaydı. Esnaf zaman zaman pul paralarının pahalılığından şikayet etmiştir.(4)
Tiryal Hatun Suyu: Büyük Çamlıca suyu çeşmesine 200 metre mesafede Yusuf İzzettin Efendi köşkünün bahçe duvarına bitişik bir çeşmedir, içimi hafiftir. Kaliteli menba sularındandır. Sertliği 4'tür.
Tomruk Ağası Suyu: Büyük Çamlıca Tepesinden Beylerbeyi'ne inen yamaçtadır. Lezetli ve ince bir sudur. Bu su vaktiyle Tophanelioğlu isalesine akmaktaydı. Zamanla su yolunun bozulmasıyla dışarı akmaya başlamıştır.
Kısıklı Suyu: Çamlıca'da Büyük Çamlıca'ya çıkış yolu üzerindedir. Bu su galeri içerisine döşenmiş boru ile gelir. 63 metre ileride 10 metre derinliğinde bir baca vardır. Galerinin eni 57 cm, yüksekliği 130 cm'dir. Galeri iki kola ayrılarak çeşitli yerlerdeki suları toplar. Sertliği 4'dür. Zarif mermer bir çeşmeden, pirinç bir oluktan akar. İnce bir sudur. Yazları çok soğuk akar.
Küçük Çamlıca Suyu: Küçük Çamlıca tepesinin güneye bakan yamacındadır. İçimi gayet hoş, lezzeti tatlıdır. Eskiden toprağa gömülü büyük küplerde saklandığı, aradan seneler geçtikten sonra içildiği olmuştur. Durdukça hoşlaşır, hafiflermiş. Arabalarla Kadıköy ve Üsküdar'a indirilerek satılırdı.
Ömer Efendi Suyu: Küçük Çamlıca tepesinin doğusunda ve biraz ilerisinde bir tepenin eteğinden çıkar. İki ayrı maslakta toplanır. Küçük Çamlıca çeşmesi önünden inen yolun kenarındaki hazneyle birleşir. Sertliği 3'tür.
Şekerkaya Suyu: Bu su III. Selim tarafından 1805'te toplattırılarak Selimiye Kışlasına giden sulara katılmıştır. Yolu harap olduğunda Küçük Çamlıca'da kalmıştır.
Kayışdağı Suyu: Kaynağı 436 rakımlı Kayışdağı'nın batıya bakan yamacındadır. 27 ağacın gölgelediği bir düzlüğü vardır. Bir sıra dizilmiş 3 çeşmeden arabalardaki damacanalara doldurulur. Her arabada 20 litrelik 28-30 damacana bulunur. Sertliği 2'dir. Yeni çıkarılan kaynaktan döşenen borularla İçerenköy, Erenköy, Göztepe ve Kadıköy'üne 16 tane Kayışdağı suyu çeşmesi yapılmıştır. İçimi hoştur, tatlıdır, çok hafif bir sudur. Bu su 9 maslakta toplanır. Debisi 250-300 m3/gün'dür. Kayışdağı çeşmelerinden günümüzde de hala menba suları akmaktadır. İsale hattı uzunluğu kaynaklar maslak arası 2.600 m, Çobançeşme-Başmaslak arası 900 m, Başmaslak-Çatalbaşı arası 2675 m, Çatalbaşı-Böcekli arası 3.858 m, Böcekli-İkbaliye arası 5.897 m olmak üzere toplam 15.930 m'dir. Şebekedeki çeşitli font boruların uzunluğu 2.590 m'dir. Bu durumda genel toplam 18.520 m'dir. Çatalbaşı'nda 1x60 m3, Böcekli'de 2x60 m3, İkbaliye'de 1x60 m3'lük depolar bulunmaktadır. İsale hattında 16 çeşme, şebekede 5 çeşme, resmi dairelerde 7 çeşme vardır:
Kayışdağı suyunun kaynakları şunlardır:
Zeynel Suyu: İki kaynaktan çıkan sular deniz seviyesinden 260 m'de yeryüzüne çıkar. 250 m'deki maslaktan güneybatıya doğru gider.
Ayazma Suyu: Zeynel maslaklarından gelen suyolu Ayazma Suyu'nu da alır. Eski bir harabeden gelen sular iki kaynaktan gelir.
Hacı Ömer Suyu: Denizden 240 m seviyesindeki üç kaynaktan gelen sular bir maslakta toplanır ve ana boruya katılır.
Fındık Suyu: İki kaynaktan toplanan su bir maslakta birleşir ve 230 m'de ana boruyla birleşir.
Lağım Suyu: Tepe üstündeki kaynaktan alınan ana galeri kestane Suyu'nu da alır.
Kestane Suyu: Debisi çok küçüktür ve yalnızca bir kaynaktan su alır.
Alemdağı Suları: Alemdağı Köyü


www.mehmetmazak.com © 2012 Her hakkı sakldır.
Site içeriği kısmen de olsa izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz..
web tasarım ve programlama deSen